YAZ 2008 / seçki

maviADA

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

maviADA........................ sanal dergi ........................sayı 3 .....................  2008 yaz

 maviADA

 

    

Ayşe KİLİMCİ

 

BEŞİBİYERDE

sayı 1  NİSAN 2008

sayı 2  MAYIS 2008

 

sayı 3  HAZİRAN2008

 

 -     Adın nedir hatun kişi?

 -     Bilmez misin efendi ağam?
-      Bilirim bilmesine, gene de söyleyiver.
-      Altun.
-       Kimlerdensin?
-       Sabırlılardan.
-       Ananın adı?
-       Hani en evvel babayı sorarıdınız?
-       Benim usülüm böyle, hem ne farkeder?
-       Anam Boncuk Nimet, babamı soracaksan…
-       Yok, sormayacağım. Onu anana sorduyduk. Doğrusunu o bilir.
-       Haklısınız Münkir Bey.
-       Bana bey deme.
-       Yasak mı?
-       Hep böyle geveze miydin Altın hatun?
-       Yok vallahi değildi.
-       Yemin yok!
-       Peki, yok.
-       Dinin?
-       İslam, bin şükür.
-       Yorum yok! Mezhebin?
-       İmam-ı Azam Ebü Hanifi
-       Neyse, bin şükür demedin.
-       Diyeceğidim tam, ağzımdan aldın ağam.
-       İyi ki demedin, öbürleri de öyle diyor, biz sizle papazı buluyoruz.
-       Herkeşe böyle mi edersiniz af buyur?
-       Nasıl herkeşe?
-       Bütüüün cihana, başı leh tahtasına vuran insanların cümlesine,
-       Evet, sorgu hep aynı sorgu.
-       İslamın şartı?
-       Beş a canım, bu da sorulur mu?
-       A canım yok, bunları belletmediler mi sana?
-       Bellettiler Münkir ağam, kur’an kursuna gittiydim küçükken, bi defterimiz
vardı, teek tek soruları, karşılıklarını yazdırırlardı.
-       Tuttun mu denileni?

-       Tutmaya çabaladım, kusurum olmaz mı...
-       Neleri tuttun, neleri bilirsin, söyle.
-       Besmele çekmesini bilirim, kelime-i şehadet getirmesini, islamın şartlarını, sonra kulhüvallahiyi, elhamı, rabbiyesiri, Ayet-el Kürsi’yi az bişey işte, evin kapısını koruyacak kadar birkaç satırını, Yasin-i Şerif’i de ızıcık, pek az. O kadar okurudum, aklıma girmez idi. Kendi dilimden ilahiler bilirim, darb-ı mesel bilirim, türkü çığırırım...
-       Bunlarla mı yaptın kulluk görevini? Şarkıyı türküyü şöyle koy, kalsın.
-       Çok kalpten okur idim, gönülden. Nasıl içim titrerdi anlatamam. Hele kine Allah deriken, bin Allah dökülür idi dilimden...
-       Biliyoruz, o faslı biliyoruz.
-       Deme, sahi biliyor musunuz?
-       Senin unuttuklarını bile.
-       O nasıl oluyor Münkir ağam?
-       Kayıtlarınızda var, biz çözüp okuyoruz.
-       Beni çözüyorsun... Okuyorsun...
-       Evet, olmaz mı?
-       Olur elbet, olma mı... Amma güc iş, onca insan, breh breh...
-       Sen mesela, bir Rabbiyesir ile bir namazı baştan sona kılarmışsın, öyle mi?
-       Yapmışımdır, bana güven olmaz.
-       Yapmışsın, işte kayıtlı, ilk evliliğinde, gerdek girmeden namaz kılmışsın tek sureyle.
-       E ne edeyidim Allahının aşkına, sen söyle. Yaşım on dört, bırak sure okumasını okumam yazmam yok. Tamam kur’ana gidiyorum, ama, orada iki üç şey belletmişler, eh, nikah helecanı, bildiğimi de unuttum. Kala kala en sağlamı Rabbiyesir kaldı, Rabbim beni bilir.
-       Bilir elbet, dilinizin ucundaki değil, kalbinizin sırrındaki önemli bize. Gene de daha ciddi olabilirdin. Olamaz mıydın?
-       Olurdum, haklısın.

 -      Peki, kimlere gelin indin, ilkinde?
-       Recep Ustalara.
-       Recebin kendine mi ?
-       Yok, büyük oğluna.
-       Ne kadardı oğlu?
-       Valla yirmiye değdi değmediydi. Ben on üç yaşımdan yenile gün aldıydım,daha üstümü bile görmemiştim, kendimi bilmemiştim, avratlığı ne bileceğim?Orduya asker toplanıyordu. Mürvetini görelim demişler. Ben de yalnızıdım, anasız babasız. Halalarım’Altun’u sırlı sıtırlı gelin edelim de bizden çıkıp çıkışsın ‘demiş. Eh, insan emaneti ağır olur, onların işini tutsan bile, yüksün.
-       Bırak şimdi halalarını,işin aslını anlat.
-       Recep ustalar balığa çıkarıdı, sandalları vardı. Eh, çabuk tarafından istediler beni.
-       Kocan da mı balıkçıydı?
-       Öyleydi. Trabzondur ilumuz/akçe tutmaz elumuz/hamsi baluk olmasa/ne olurdi halumuz?
-       Hoş, aferin. Peki hamsi baluk ile eliniz ağzınıza yetti mi Altun hatun?
-       Yok ağam, yetmedi. Zaten gelin indik bismillah, boynuma kayınbabam bir beşibiyerde takdı, görüp göreceğim rahmet bu idi. Damat üç günün içinde beni
koydu gittii...
-       Nereye gitti?
-       Hani herşeyi bilir idin? Ama bana komşular söyledi, dedi ki, yavrum gitme o eve /o evler basılacak /Angara emir verdi /erat toplanılacak.
-       Bunun çözümü ne oluyor, ne dedin sen şimdi?
-       Yaniya şanlı ordumuza asker lazım idi, eli silah tutar yaşta herkes haydi yallah cepheye. Bizim er de, yani üç günlük er on sekizine basmış idi.
-       Eee, sonra.
-       Bak, meraklandın gördün mü. İşte davulu dövdüler, ata biniş ettirdiler, silah sıkıldı, görüm görüldü, kapı değiştirdim, üç gün halvet olundu...
-       Halvet evlilik mi oluyor?
-       Eh işte onun gibi bişey, kulağasma. Biz üç gün erimle aynı yastığı paylaştık, gitti.
-       O kadarcık mı?
-       O kadarcık.
-       Sonra?
-       Sonra ben çıktım sandala. Eyi tutarım ha, oltam bereketlidir. Elim de bereketlidir, diktiğim tutar benim. Etsiz yemek vururum ocağa, sanırsın etli, öylene tatlı düşer.
-       Bir daha görüş etmediniz mi?
-       Ne görüşü ağam, memleket yandı tüttü. Bu bizimkisi gittiğinin üstünden bi yıl geçtikten sonra bi ara tebdil havaya geldi, yaralanmış. Ben de o geçen zamanlarda kendimi bildiydim gayrı. Bi hafta kaldı gitti, işte benim büyük oğlan o vakit oldi.
-       Anlaşıldı. Sonra?
-       Sonrası canıyın sağlığı. Biz doğurup dokuduk, oğlumun diş hediğini yaptığımızın peşinden, babasının künyesi geldi.
-       Pek de erken olmuş canım.
-       Eh, sizin takdiriniz. Ama millet hep kırıldı harpte. Biz kalanlar da kırıldık say,öylesine.
-       Siz nasıl kırıldınız?
-       Eh ağam, cezve kadar eri olanın kulpu kadar feri olur bilmez misin. Kaldık tığ teber şah-ı merdan ortalık yerde. Bir kuru sandalınan çocuk büyüttük,işte madalyamızı da kıbleden taraf astık. Vatan sağolsun elbet.
-       Mülk Allah’ın, vatan da...
-       Ama can da bizim...
-       Töbe de!
-       Töbe ama çok çektik be ağam. Sırtıma dayak olacak insanım yokudu, halın nedir diyecek kaynım bacım yokudu. Bir beşibiyerdem vardı boynumda, sıkıldıkça ondan yedim. Bozdum, harcettim, kalanıyla Reşat aldım. Sonra mısırlar da olmayıverince, un almaya, bulgura harcettim, muma, bebe için ıvır zıvıra, hiç sırt baş çul çapıt almadım gene de beşibiyerde uçtuu da gitti.
-       Beşibiyerdeni geç, önemlisini anlat.
-       Ondan önemlisi var mı? Oğlan diş çıkardı, apaladı yürüdü. Sonra yaşına girdi, sonra birkaç yaşına daha girdi.
-       Sonra?
-       Sonra ben gene gerdeğe girdim, mecbur ağam...
-       İkinciye vardın öyle mi? Bu kimdi, ne iş tutardı, mutlu oldun mu, onda durdun mu?
-       Buu, hangisiydi, haa iki kızımınan küçük oğlumun babası idi bu. İsmayıl.
-       Kimlerin İsmayıl?
-       Dudu karının oğlu İsmayıl. Bize komşu köyden idi, birkaç küçük tarlası vardı. Aman öyle küçümencik tarlalardı bi görsen, İsmayıl kendini ağaca urganla bağlar öyle sürerdi tarlasını, kazma küreğinen. Set set böyle, bi
uçsa gariban erim, tıngır mıngır uçurumun dibinde bulacak kendini...
-       Bağlarıdı urganı beline, ipin ucunu da ağacın gövdesine, öylecene kazmayınan kürekinen belinen tarla açardı, altın gibiydi bi karış toprak bizim orlarda...
-       İsmayıl ile ömür sürmüşsünüz epeyi.
-       Eh işte ona varır varmaz oğlana yüklendim, küçük oğlana. Bu arada ilkim de kardaşını sırtına bağlayıp gezdi yattı, ona ağalık etti. Allahı var İsmayılım da öte git demedi öbüründen getirdiğim oğluma. Derken işte
oğlanlar ortaya çıktım çıkıcam deriken bu sefer bu ikinci kocamın tertibi geldi, yaşı tuttu. İsmayılcağızımın ayağı aksak idi, çabuk yorulurdu. Belki o sebepten hemen askere alınmamış,yirmisinden sonra çağırdılar, eh davet
mühim yerden, derhal gidildi.
-       Nereye?
-       Çanakkale!
-       Bendeki kayıtlara göre de öyle, doğru diyorsun.
-       Yalan borcum mu var ağam...
-       Sen Münkirzadelerle nasıl konuşulacağını bile bilmiyorsun be Altun hatun, seninle ne yapacağız...
-       Ahanda ömrümü sermişim önüne, çekmişim çekeceğimi, yanmışım tütmüşüm,
ömrümün ırgatı olmuşum. Ne altunu, bir pul gümüş bile etmemişim, ölümden öte köy mü var... Ko burda da çalışayım, zaten alışık değilim ki yatmaya, kabahatli gibi geliyor şuncacık yerde uzanıp yattığım. Bakma şimdi sana cevap veriyorum diye değil, senden eveli de sonrasında da yatmaktan zor sunacağım...
-       İki oğlun var, iki de koca aldın şu ana kadar.
-       Dur dur, ekle o defterine, kocam askere alınıp da Çanakkale’ye saldıklarında, ben ikiz kızlarıma yüklüymüşüm,  bilmiyordum...
-       Etti dört... Sonradan başka çocuğun oldu mu, dörtle kapattın mı bu defteri?
-       Dörtte kaldık.
-       Dokuz ay sonra ekizler doğdu, ama, İsmayıl’ım görmedi.
-       Hadi be... Hay allah.
-       Ben de öyle dediydim o vakit, ama, sana uymadı bu söylediğin...
-       Sanırım ufukta üçüncü görünüyor.
-       Görünür elbet, dört bebe başımda, iki karış tarla dağın başında. Belime urgan dolayıp kazmaya çabalıyordum nafile yere... Toprak bile yummuş ağzını,
bir şey püskürtmüyor... Yer tütüyor, gök bastırıyor. Bunların taktığı beşibiyerde de tez vakitte tükendi. İlkim büyüyüp yetişti, aldım onu, sırtıma sarıp götürdüm öteki köye, kendi köyüme, dedesigile bıraktım. Bu oğlunuzun emanetidir, dedim, babalığı Çanakkale’de. Döner mi  dönmez mi bilinmez. Ben ara ara gelir görürüm, kardaşlarını görsün soğumasın diye yanımda da götürürüm, ama, şimdi hepimiz acız. Siz birlikte aç kalın, biz benimkilerle aç kalalım.
-       Ne dediler?
-       Ne diyecekler, haklısın gelin, dediler. Benimkiler zaten öncekiler, şimdiye kadar bildiklerin, sonrakiler, bundan sonra sorup da bileceklerin hep gelin dediler bana. Hepsi beşibiyerde taktı yüzgörümlüğü, bütün
beşibiyerdeleri, beş beşibiyerdemi de satıp yedim, mecbur öyle ettim...
-       İkinci beşibiyerde de satılıp yenildi. Beline urgan bağlayıp uçurum kıyısı tarlacıklar sürüldü. Sürülmeyip sürülür gibi edildi. Ürün vermedi ama ürün alınır gibi yapıldı. Peki kocan?
-       Çanakkale’de kaldı, herkes gibi.
-       Herkes orada mı kaldı, neden?
-       Neden mi? Bunu sen mi soruyorsun ağam? Herşeyden haberdar olan?
-       Sınıyorum, defter kayıtlarını karşılaştırıyorum.
-       Kurtuluş için işte, her evden bir yahut birkaç şehidimiz oldu
Çanakkale’de.
-       Sen ne yaptın millet cephede ölürken?
-       Yetiştim, serpildim. Güzel kızıdım. Akça pakça, beline kadar örüklü, parlak yüzlü, temiz nefesli, hamarat, şen şakrak. Onca ölüm kıtlık kırım onca çocuk yüzümün rengini soldurmadı.
-       İçinin hevesini de soldurmamış.
-       Öyle ağam, soldurmadı. Senden mi saklayacağım, bilici görücüden... Zaten yaşım da yirmibeş var mıydı? Bilmem ki... İşte biri büyük harbin ilkinde yürüdü size, ikincim Çanakkale’de. Evlendiğimde çocuk idim, çizgi oynardım, kendimi evlendikten sonra bildim. On beşimde doğurdum. Araları fazla yok, iki oğlum üç yıl ara ile doğdular, etti on sekiz. Kızlarda ara açıldı beş yıl, işte hesap tamam, yirmi beş bile değilim.
-       Nasıl ettin peki?
-       Size sormalı... Herkes gibi ettim, tu ettim avuçlarıma, kaptım küreği, hem sandalın küreğini hem tarlanın tapanın küreğini... Ne kadınlığı bildik ne analığı, ne safayı.
-       Ama bu aynı zamanda kendini bilmek demektir.
-       Bunca mı zordur? Neden herkes böyle emek harcetmiyor?
-       Ne biliyorsun? Herkesin imtihanı ayrı ayrı. Sen sanıyor musun ki sen derde boğuldun da gayrısı pek rahat? Herkesin çile yumağı başka, herkesin insanlık
notu başka.
-       Şimdi biz afbuyur bu nota göre mi cennet yahut cehenneme ayrılacağız.
-       Yalnız onunla değil, söylediğin o kadar da kolay değil. Hem bir hayli uzun zaman gerekiyor, sınıfını belirlemek için.
-       Ne kadar?
-       Bunu senin ölçülerinle söyleyebilmek zor.
-       Bir ay bir mevsim bir yıl... Harp kadar uzun, sulh kadar kısa, bunun bir ölçüsü vardır, olmaz mı...
-       Var da onu sizin hafsalanız almaz, başka birçok şeyi alamadığı gibi.
-       Benim hafsalam başka bazı şeyleri de almıyor ki ağam.
-       Neleri?
-       Kimine yüzünüz yumuşak...
-       Töbe de, kimlere?
-       Yunus’a, sizin yani bizim Yunus’a, hazreti Yunus’a...
-       Hazret ise yüzümüz yumuşaktır,mecbur.
-       Onun üstüne hazret tanımam da, ilahilerini okuruduk biz mukabelede falan, içimiz ürperir idi. Bak misal, söyleyim sana, ‘Ne kişidir Azrail ki kasdede canıma benim. Ben anın kendi kasdını kendine zindan eyleyim / Ya Cebrail kim ola kim hükmede benim ahıma / Yüz bin Cebrail gibiyi bir demde perran eyleyim.
-       İyi söylemiş, yalan da değil ayrıca dedikleri. Ama bunun mukabelede okunduğunu senden duyuyorum, okutmazlar, tekin değil bu sözler.
-       Sana bişey dememiş ağam, hadi gene...
-       Söylemesini bilen söylesin, ne isterse söylesin. Anlat hadi, sonrayı anlat...
-       İkinci de cephede kalınca gayrı, eş dost hısım ata araya girip beni uzak bi dağ köyünden çoban Resul’le başgöz ettiler.
-       Dölekten, denize yakın köyden varıp çıktın dağ başlarına.
-       Öyle deme, Resul iyi adamıdı. Çalışkandı. Bir sürüye bütün hükmederdi. Hem yakışıklıydı da. Yüzü turmuş, erkek olmuş tek kocam o idi. Ben bohçamı aldım vardım yanına, önce bi tanış biliş olalım deyi. Ahretliğimin abisi götürdü beni, onun yanına. Resul hemen evine buyur etti, baktım derli toplu, temiz, kapısının önünde çiçekleri. Kendi de temiz, durduğu yerde duramayan, elleri ince uzun, kendinin de boyu uzun, baya iri bir adamıdı. Sanki memlekete uzak, Allah’a yakın bir mahalleydi yaşadığı dağ başı. Harpten kıtlıktan ölümden uzaktaydı. Ben de dedim, biz de bu kargış işleri unuturuz belki buralarda.Hem her yer senin, çocuklar gönlünce oynar,sen gönlünce, geniş ekecek yer bulursun. Aldım çocukları, çeyiz çimeni bohçaladık, yükledik iki ata. Vardık yeni erin huzuruna. Çocukların elini yüzünü buz gibi yayla sularıyla yudum, besmeleyle yatırdım yerdeki pamuk döşeğe. Her yan sabun kokuyordu, barut kokusuna öyle uzaktık ki, şükrettim Rabbime. Onları orda koyup biz çıktık dağlar başına. Eh, ibadet de kabahat de gizli değil mi Münkir ağam. Bu bizim Resul bana yüzgörümlüğü mavi taşlı bi yüzük almış gönlünden kaynamış da almış, sağolası. Oturdu kavalıyla bana dertli bir nefes çaldı bi güzel. Mısır ekmeği kesmiş getirmiş, arasına karalahana kavurması katmış, acı biber bi de soğan. Kendi yemiyor soğanı, incelik ediyor, ben de yemem dedim, ya ikimiz beraber ya hiç. Neyse tuza banıp da yedik soğan da koktuk kendimize, oh ettik. Oğlanlara düdük yapmış, ne sevindi küçüğüm, abisininkini kendi versin diye sakladı kuytuda. Kızlara da ben bezden bebek diktim.
-       Bunları geçebiliriz Altun hatun, ayrıntı gerekmiyor.
-       Olur mu Münkir ağam, hayatın tadı tuzu bunlar değil mi... O mavi taşlı yüzüğü, kavalın sesini, soğana uzak durmasını nasıl unuturum Resul efendinin, rahmetli...
-       O da mı rahmetli?
-       Eh oldu ya, sizin marifet hep... Ondan bir çocuk bile yapmadan... Ömürsüzümüş, körbarsağı patlamış, bir gecede gitti, hiç anlamadık nasıl oldu...
-       Sen kısmetsiz kadınmışın.
-       Kulun kısmetlisi kısmetsizi mi olur, olsa olsa dağıtanın nekesliği...
-       Bak bunlar kayda geçiyor, sonra demedin deme...
-       Kanaat notu mu olacak?
-       Sebebin olacak, sebebin...
-       Ağam ben olan biteni söylüyorum, artığı eksiği benden değil, günah da size sevap da... Sabır bize, çeki bize...
-       O imtihan yerinin güzelliği peki? Hiç dünya yüzü görmeyenlere ne buyurulur? Olup da yitenler, gün yüzü görmeyenler, hiç büyümeyenlere nediyeceksin?
-       Haklısın, herkesin çekisi ayrı, haklısın ağam.
-       Ağam deme demiştim... Şimdi üç mü oldu adamların...
-       Sayma eksilir derlerdi, sahiden eksildiler. Üçüncüyü gömdük, indik gayrı ne edelim, halamgilin kapısına indim. Üç çocuk eteğimde. Yaşım desen daha otuzu bulmamış...
-       Hamdullah dördüncün mü?..
-       Öyledir, sen öyle diyorsan.
-       Nasıl, ben öyle diyorsam?
-       Emrin olur ağam, dediğin doğrudur, ben riyakar bir kulum, aklım da fazla basmaz... Sabrı bilirim, avratlığı bilirim, keyifle yaşamasını isterdim, çoluk çocuğumun iki can arası yetiştiğini, kollarına altın bilezik meslekler
takındığını görebilmeyi isteridim.
-       Kulluk görevlerini eksiksiz yapabilmeyi peki?
-       İsterdim, kim istemez, ama hiç fırsat olmadı. Namazı da sakatladık, zekatı hepten boşladık, bize verdiler, fitre, hac geç bunları bi kalem. Kurban hiç yok. Oruç zaten daim var idi, her gün... Akşamları hamdettik, yattım sağıma döndüm soluma, melekler şahit olsun dinime imanıma’yı hep söyledik. Besmelesiz iş tutmadık. Tek sureyle de olsa namaza duracak vakit bulduğumuzda kıldık, eda ettik, kazaya bıraktıklarımızı atladık, her vakit kılamadık. İdare edilmez mi bu kadarıyla...
-       Edilmez, ciddi olmak gerek.
-       Herkes ciddi mi ağam, başı leh tahtasına her vuran, onca ümmet-i müslüman, gavurlar, tanrıtanımazlar, kırk bin çeşit millet... Sahi onların darasını kim alıyor, nasıl hesabediliyor onların itikadı imanı...
-       Bütün yaradılmışlar bizim, hepinizin ölçüsü aynı...
-       Aaa hiç olur mu... Bizim hoca teyze vardı, hafız teyze de deridik.
-       Onu, dördüncümle evlendikten sonra tanıdıydım, pek hoştu senden iyi olmasın. Derdi ki, eğer ki şu ışığı bulan adam, hani edili büdülü bi adı vardı hani... Dilimin ucunda, çıkartamıyorum...
-       Edison.
-       Hah, atana rahmet, Edison dünyanın yüzünü nura boğan adam, eğer bir kere, tek bi kerecik kelime-i şehadet getirse idi, dosdoğru cennetti mekanı. Ama,
heyhat, demedi, besmele de çekmedi, şimdi mecbur cehennemlik...
-       Haltetmiş hafız hanım....
-       Ben de öyle geçirdiydim içimden. Ama benim dördüncü, bir bayram namazı vaazında erkek hoca da aynını söyleyince, dinini imanını şettiğim demiiş... Çıkmış camiiden, peşinden de bütün cemaat...
-       Biz ne diyoruz tamburum ne çalıyor...
-       Afbuyur, anlamadım...
-       Ben de... Dördüncüyü anlat hele.
-       Dördüncü fırıncı. Şehre yakın bi kasabadan,artık yaşını almışlar istiyor beni. Bunun öbür rahmetlikten çocukları var, üç onda üç bende, hep birlikte ömür geçirdik, çala çala bir havaya döndük.
-       Rahat mıydın?
-       Eh işte, o yaşta ne rahatlık olacak, yolu yarılamışız, altı çocuğu birden sırtlamışız. Sızıysa sızı, yükse yük, işse iş
-       Heves ise heves...
-       Yaa, ne demezsin ağam. Gönül ile başetmesi zor, nefis de öyle, kaynayıveriyor su gözesi gibi. Ne harp, ne kıtlık ne onca gündelik yorgunluk, insan başını yastığa koyunca, yanında bir nefes istiyor, yastıkta bir baş izi... Yalnızlık Allaha mahsus.
-       Biz ne yapalım...
-       Sizin alemde böyle tırı vırı işler aşklar meşkler yalnızlıklar evlilikler yok ki...  Anlamanız da zor bana sorarsan... Şimdi bu benim anlattıklarım yazıya geçiyor mu, affıma yarayacak mı acaba? İnsanız, kimbilir ne hamlıklar ettik, ne canlar yaktık, ne gönüller kırdık...
-       Onlar ufak işler, büyük kabahatin var mı onu düşün, kul hakkı yedin mi,gönül incittin mi, yüz yıktın mı, aşka ziyanlık verdin mi...
-       Yapmışımdır, kim yapmadım der yalan söyler. Ama ağam kainat koskocaman, düzenler benzersiz, bunların ortasında kulun ufak tefek kusurlarının hükmü nedir? Dünyaya insan olup açan zaten sınavı geçmiş demektir. Neler sırtlıyoruz biz dünyada iken, nelerin üstesinden geliyoruz. Daha imtihan daha imtihan, hakka reva mı...
-       O sana düşmez, onu biz düşünürüz. Anlat bakalım
-       Oğlum, küçük oğlum yetişti bu arada, bakkallık eder idi. Bu yeni yerimde beni ziyarete geldi. Bir hafta öncesi ben bir karüsa ile gelmiştim, yanımda yalnız kızlarım vardı artık. Onları da nişanlamıştım, bu yeni evimizden gelin ettim sonradan. Oğlum, aynı kerüsa ile geldi, elimi öptü, babalığının elini öptü. O da onun sırtını sıvazladı. Kardeşlikleri ile tanıştı, oturduk sininin başına, bir pilav yedik elinin artığı... Sonra beni gizlice arka odaya çekti, elindeki bohçayı sedirin üstüne bıraktı. ‘Anam’ dedi, gelinin sana namazlık işlemiş, işte seccaden işte içinde tesbihin, işte bu da namaz örtün, kıyısı iğneoyalı... Bundan sonra beşvakit namazını eda et, yaşının hakkını ver. Otur köşende, kızların çevrende dönsün, özünle üveyinle, çocuklarınla sır sıtır ol. Bu babalıktan gayrısı sana kısmet olmaz inşallah. Eğer, ola ki bu adamcağız da ömürsüz çıkar, emr-i hak vaki olursa seni başı bağlı, eteği düzlü, köşesinde oturur itikadının gereğini yapar bir hatın olarak görmek dilerim. Gayrısında ben yoğum, beni yanında bulamazsın, ona göre...
-       Eh doğru diyor oğlan, haklı.
-       Haklı, ama, ben de haklıyım. Bu dünyada herkes kendince haklı ağam.
-       Dördüncün kimdi?
-       Fırıncı Temel idi. Bööyle kalem gibi ince uzun bir adam idi. Elleri kocaman idi, ateşle güreşir idi. Devirler değişmiş, harpler tükenmiş, elimiz artık ağzımıza erecek derken.
-       Eee...
-       Hasımları varımış, bu un işinde ekmek işinde neyi paylaşamadılarsa... Bir gün fırına gitti, gece bir yarısı giderdi biliyor musun, anca hamuru mayalayacak, bekleyecek, ateşe salacak, zor iş...
-       Biliyorum, geç oraları...
-       Geçilir mi, hayatımız o atla geç dediklerinle örülüyor be ağam...
-       Geçme o zaman, kal orda...
-       Yolda bulup getirdiler eve. Kalbi mi tuttu, yoluna durup sinirini mi zıplattılar aksi adamıdı, olur a... Parasına mı tamah ettiler, fırınına mı, bilemedik. Rahmetli oldu o da anlayacağın...
-       Oğlun ne dedi ne tuttu?
-       Oğlum hemen aldı beni evine götürdü. Bacıları evlenmiş gitmiş, ikisi de şehirde yaşıyorlar. Evinde oturttu köşeme, seccade bohçamı kucağıma verdi,gözleri dört dönüyor, eski dediklerimi tut dercesine...
-       Gelin evindesin.
-       Gelin evindeyiz biz gayrı. Torun torba seviyoruz, ilkimden olan oğlumun kızını orda gelin ettik, onu yokluyoruz. Ama ben varım ellimde. İçim olmuyor bi türlü kuru kovan... Aklım, fikrim, nefsim yerinde, veren Allaha çok şükür. Ellisinde saçım solmamış, yüzüm kırışmamış, dünyaya hayran, hevesle mevesle yaşamaya çalışıyorum... Ama sığıntı gibi zor
-       Oğlunun evi.
-       Kimin evi olur ise, kendi ocak başın gibisi yok. Bizimkiler der ki, paran çoğusa oğlunla otur, gücün çoğusa kızınla otur, aklın varısa yalnız otur.
-       Doğru söz.
-       Doğru elbet. Sonra ben daha genç bi kadınım, bakma şimdikiler karı mı, iki çıtayı çatıyorlar avrat diye satıyorlar.
-       O kadar da değil Altun hatun.
-       O kadar o kadar Münkir ağam, o kadar. Biz zorplu avrat idik. Çayı, unu, çırpıyı sırtımıza vurur ıh etmezdik. Ne canlar verdik toprağa,
-       Tırnağımızı taşa geçirip de yaşadık, bunun da bir bedeli umarız vardır...
-       Artık o bedelin darası bizim elimizde,sen sus. Da sonrayı anlat bana...
-       Sonra işte Selamet efendiye vardım.
-       Gene mi?
-       Gene, suç mudur ağam, af buyur...
-       Bu kaçıncı.
-       Beşinci. Sonuncu.
-       Kimidi?
-       Fındıklığı vardı, mahsulü çok değildi ama bize yeterdi. Yetecekti yani.
-       Onu nerden buldun Altun hatun?
-       Kızları yoklamaya gittiydim, şehre. Bunun da kızı benim kızlara komşu imiş. Hatunu öldükten sonra iki yıl beklemiş, artık yeter deyip helal süt emmiş bir dul kadın aramaktaymışlar.
-       Senin kızlar da seni mi söylemiş?
-       Yok, töbe olur mu hiç öyle şey, zaten ağalarından korkarlar.
-       Ama sen korkmamışsın.
-       E korkmadım ya Münkir ağam. Ne gün gördüm de. Kimin kapısına varaydım da? Nenem deridi kırklı ellili yaşlarda kadın tam kadın olur diye, anca o yaşa gelince ilmini aldım bu sözün.
-       Kimseden izin almadın mı?
-       Kendime döktüm döşedim, izni kendim verdim. Aklımla fikrimle onun kasabasına gittim, bohçamı kucaklayıp da. Seccade bohçamı da elbet.
-       Sonra işte, gelin gireceğim gün...
-       O faslı biliyoruz artık, son kaydın o zaten.
-       Oğluma pek üzüldüm, onu gördüm, gerçek alemden. Oturmuş yeni evimin bahçesinde bir iskemlede, başını kollarına kapatmış, önündeki iskemlenin sırtına dayayıp da böyle... Aman nasıl içini çeke çeke ağlıyordu.
-       Sen de sanıyordun ki anasının kaderine ağlıyor, o kendine ağlıyordur. Evlat hep kendine ağlar. Herkes kendine yanar, atasını unutur, evladında öder borcunu.
-       Haklısın, öyledir. Ben gene de evladım küçücük çocuk gibi içini çeke çeke ağladıkça ana yüreğimle perişan oldum. Büyüğümü de düşündüm, o da başını eğmiş bi kıyıda çökmüştü. Kızlarım koşunup duruyordu. Nasıl tık etti kalbim, hiç anlamadım. Bir sıkıntı geldi, tek düşündüğüm, gerdeğe giremeyeceğim, oldu. Fındıkçı Müslüm bey dışarda namaz  kılıyordu, yüzgörümlüğüm gene bir beşibiyerdeymiş, bu kere bozdurmam Allahın izniyle, bunu ebedi takarım diye geçiriyordum aklımdan. O sıkıntı basıp da beni, can burama gelince, anca Allah diyebildim, o kadar.
-       Herşey kısmetle, kısmetten öte köy yok. Beşibirlik için bu sözüm.
-       Haklısın Münkir ağam. Ama o cemaatin arasında bir kadını işittim, ona pek öfkelendim, diyordu ki, ‘kan boğdi oni.’

GALERİ:

 

 

 

 

Bize Gelenler:

Basılı Dergi

 

Yaz 2008

çıktı...

 

İçindekileri

 

görmek için...

 

iletişim

Giriş ] Yukarı ]