|
- Adın nedir hatun
kişi?
- Bilmez misin
efendi ağam?
- Bilirim bilmesine, gene de söyleyiver.
- Altun.
- Kimlerdensin?
- Sabırlılardan.
- Ananın adı?
- Hani en evvel babayı sorarıdınız?
- Benim usülüm böyle, hem ne farkeder?
- Anam Boncuk Nimet, babamı soracaksan…
- Yok, sormayacağım. Onu anana sorduyduk.
Doğrusunu o bilir.
- Haklısınız Münkir Bey.
- Bana bey deme.
- Yasak mı?
- Hep böyle geveze miydin Altın hatun?
- Yok vallahi değildi.
- Yemin yok!
- Peki, yok.
- Dinin?
- İslam, bin şükür.
- Yorum yok! Mezhebin?
- İmam-ı Azam Ebü Hanifi
- Neyse, bin şükür demedin.
- Diyeceğidim tam, ağzımdan aldın ağam.
- İyi ki demedin, öbürleri de öyle diyor, biz
sizle papazı buluyoruz.
- Herkeşe böyle mi edersiniz af buyur?
- Nasıl herkeşe?
- Bütüüün cihana, başı leh tahtasına vuran
insanların cümlesine,
- Evet, sorgu hep aynı sorgu.
- İslamın şartı?
- Beş a canım, bu da sorulur mu?
- A canım yok, bunları belletmediler mi sana?
- Bellettiler Münkir ağam, kur’an kursuna
gittiydim küçükken, bi defterimiz
vardı, teek tek soruları, karşılıklarını
yazdırırlardı.
- Tuttun mu denileni?
- Tutmaya
çabaladım, kusurum olmaz mı...
- Neleri tuttun, neleri bilirsin, söyle.
- Besmele çekmesini bilirim, kelime-i şehadet
getirmesini, islamın şartlarını, sonra
kulhüvallahiyi, elhamı, rabbiyesiri, Ayet-el
Kürsi’yi az bişey işte, evin kapısını koruyacak
kadar birkaç satırını, Yasin-i Şerif’i de ızıcık,
pek az. O kadar okurudum, aklıma girmez idi. Kendi
dilimden ilahiler bilirim, darb-ı mesel bilirim,
türkü çığırırım...
- Bunlarla mı yaptın kulluk görevini? Şarkıyı
türküyü şöyle koy, kalsın.
- Çok kalpten okur idim, gönülden. Nasıl içim
titrerdi anlatamam. Hele kine Allah deriken, bin
Allah dökülür idi dilimden...
- Biliyoruz, o faslı biliyoruz.
- Deme, sahi biliyor musunuz?
- Senin unuttuklarını bile.
- O nasıl oluyor Münkir ağam?
- Kayıtlarınızda var, biz çözüp okuyoruz.
- Beni çözüyorsun... Okuyorsun...
- Evet, olmaz mı?
- Olur elbet, olma mı... Amma güc iş, onca
insan, breh breh...
- Sen mesela, bir Rabbiyesir ile bir namazı
baştan sona kılarmışsın, öyle mi?
- Yapmışımdır, bana güven olmaz.
- Yapmışsın, işte kayıtlı, ilk evliliğinde,
gerdek girmeden namaz kılmışsın tek sureyle.
- E ne edeyidim Allahının aşkına, sen söyle.
Yaşım on dört, bırak sure okumasını okumam yazmam
yok. Tamam kur’ana gidiyorum, ama, orada iki üç şey
belletmişler, eh, nikah helecanı, bildiğimi de
unuttum. Kala kala en sağlamı Rabbiyesir kaldı,
Rabbim beni bilir.
- Bilir elbet, dilinizin ucundaki değil,
kalbinizin sırrındaki önemli bize. Gene de daha
ciddi olabilirdin. Olamaz mıydın?
- Olurdum, haklısın.
- Peki, kimlere
gelin indin, ilkinde?
- Recep Ustalara.
- Recebin kendine mi ?
- Yok, büyük oğluna.
- Ne kadardı oğlu?
- Valla yirmiye değdi değmediydi. Ben on üç
yaşımdan yenile gün aldıydım,daha üstümü bile
görmemiştim, kendimi bilmemiştim, avratlığı ne
bileceğim?Orduya asker toplanıyordu. Mürvetini
görelim demişler. Ben de yalnızıdım, anasız babasız.
Halalarım’Altun’u sırlı sıtırlı gelin edelim de
bizden çıkıp çıkışsın ‘demiş. Eh, insan emaneti ağır
olur, onların işini tutsan bile, yüksün.
- Bırak şimdi halalarını,işin aslını anlat.
- Recep ustalar balığa çıkarıdı, sandalları
vardı. Eh, çabuk tarafından istediler beni.
- Kocan da mı balıkçıydı?
- Öyleydi. Trabzondur ilumuz/akçe tutmaz
elumuz/hamsi baluk olmasa/ne olurdi halumuz?
- Hoş, aferin. Peki hamsi baluk ile eliniz
ağzınıza yetti mi Altun hatun?
- Yok ağam, yetmedi. Zaten gelin indik
bismillah, boynuma kayınbabam bir beşibiyerde takdı,
görüp göreceğim rahmet bu idi. Damat üç günün içinde
beni
koydu gittii...
- Nereye gitti?
- Hani herşeyi bilir idin? Ama bana komşular
söyledi, dedi ki, yavrum gitme o eve /o evler
basılacak /Angara emir verdi /erat toplanılacak.
- Bunun çözümü ne oluyor, ne dedin sen şimdi?
- Yaniya şanlı ordumuza asker lazım idi, eli
silah tutar yaşta herkes haydi yallah cepheye. Bizim
er de, yani üç günlük er on sekizine basmış idi.
- Eee, sonra.
- Bak, meraklandın gördün mü. İşte davulu
dövdüler, ata biniş ettirdiler, silah sıkıldı, görüm
görüldü, kapı değiştirdim, üç gün halvet olundu...
- Halvet evlilik mi oluyor?
- Eh işte onun gibi bişey, kulağasma. Biz üç
gün erimle aynı yastığı paylaştık, gitti.
- O kadarcık mı?
- O kadarcık.
- Sonra?
- Sonra ben çıktım sandala. Eyi tutarım ha,
oltam bereketlidir. Elim de bereketlidir, diktiğim
tutar benim. Etsiz yemek vururum ocağa, sanırsın
etli, öylene tatlı düşer.
- Bir daha görüş etmediniz mi?
- Ne görüşü ağam, memleket yandı tüttü. Bu
bizimkisi gittiğinin üstünden bi yıl geçtikten sonra
bi ara tebdil havaya geldi, yaralanmış. Ben de o
geçen zamanlarda kendimi bildiydim gayrı. Bi hafta
kaldı gitti, işte benim büyük oğlan o vakit oldi.
- Anlaşıldı. Sonra?
- Sonrası canıyın sağlığı. Biz doğurup
dokuduk, oğlumun diş hediğini yaptığımızın peşinden,
babasının künyesi geldi.
- Pek de erken olmuş canım.
- Eh, sizin takdiriniz. Ama millet hep kırıldı
harpte. Biz kalanlar da kırıldık say,öylesine.
- Siz nasıl kırıldınız?
- Eh ağam, cezve kadar eri olanın kulpu kadar
feri olur bilmez misin. Kaldık tığ teber şah-ı
merdan ortalık yerde. Bir kuru sandalınan çocuk
büyüttük,işte madalyamızı da kıbleden taraf astık.
Vatan sağolsun elbet.
- Mülk Allah’ın, vatan da...
- Ama can da bizim...
- Töbe de!
- Töbe ama çok çektik be ağam. Sırtıma dayak
olacak insanım yokudu, halın nedir diyecek kaynım
bacım yokudu. Bir beşibiyerdem vardı boynumda,
sıkıldıkça ondan yedim. Bozdum, harcettim, kalanıyla
Reşat aldım. Sonra mısırlar da olmayıverince, un
almaya, bulgura harcettim, muma, bebe için ıvır
zıvıra, hiç sırt baş çul çapıt almadım gene de
beşibiyerde uçtuu da gitti.
- Beşibiyerdeni geç, önemlisini anlat.
- Ondan önemlisi var mı? Oğlan diş çıkardı,
apaladı yürüdü. Sonra yaşına girdi, sonra birkaç
yaşına daha girdi.
- Sonra?
- Sonra ben gene gerdeğe girdim, mecbur
ağam...
- İkinciye vardın öyle mi? Bu kimdi, ne iş
tutardı, mutlu oldun mu, onda durdun mu?
- Buu, hangisiydi, haa iki kızımınan küçük
oğlumun babası idi bu. İsmayıl.
- Kimlerin İsmayıl?
- Dudu karının oğlu İsmayıl. Bize komşu köyden
idi, birkaç küçük tarlası vardı. Aman öyle
küçümencik tarlalardı bi görsen, İsmayıl kendini
ağaca urganla bağlar öyle sürerdi tarlasını, kazma
küreğinen. Set set böyle, bi
uçsa gariban erim, tıngır mıngır uçurumun dibinde
bulacak kendini...
- Bağlarıdı urganı beline, ipin ucunu da
ağacın gövdesine, öylecene kazmayınan kürekinen
belinen tarla açardı, altın gibiydi bi karış toprak
bizim orlarda...
- İsmayıl ile ömür sürmüşsünüz epeyi.
- Eh işte ona varır varmaz oğlana yüklendim,
küçük oğlana. Bu arada ilkim de kardaşını sırtına
bağlayıp gezdi yattı, ona ağalık etti. Allahı var
İsmayılım da öte git demedi öbüründen getirdiğim
oğluma. Derken işte
oğlanlar ortaya çıktım çıkıcam deriken bu sefer bu
ikinci kocamın tertibi geldi, yaşı tuttu.
İsmayılcağızımın ayağı aksak idi, çabuk yorulurdu.
Belki o sebepten hemen askere alınmamış,yirmisinden
sonra çağırdılar, eh davet
mühim yerden, derhal gidildi.
- Nereye?
- Çanakkale!
- Bendeki kayıtlara göre de öyle, doğru
diyorsun.
- Yalan borcum mu var ağam...
- Sen Münkirzadelerle nasıl konuşulacağını
bile bilmiyorsun be Altun hatun, seninle ne
yapacağız...
- Ahanda ömrümü sermişim önüne, çekmişim
çekeceğimi, yanmışım tütmüşüm,
ömrümün ırgatı olmuşum. Ne altunu, bir pul gümüş
bile etmemişim, ölümden öte köy mü var... Ko burda
da çalışayım, zaten alışık değilim ki yatmaya,
kabahatli gibi geliyor şuncacık yerde uzanıp
yattığım. Bakma şimdi sana cevap veriyorum diye
değil, senden eveli de sonrasında da yatmaktan zor
sunacağım...
- İki oğlun var, iki de koca aldın şu ana
kadar.
- Dur dur, ekle o defterine, kocam askere
alınıp da Çanakkale’ye saldıklarında, ben ikiz
kızlarıma yüklüymüşüm, bilmiyordum...
- Etti dört... Sonradan başka çocuğun oldu mu,
dörtle kapattın mı bu defteri?
- Dörtte kaldık.
- Dokuz ay sonra ekizler doğdu, ama,
İsmayıl’ım görmedi.
- Hadi be... Hay allah.
- Ben de öyle dediydim o vakit, ama, sana
uymadı bu söylediğin...
- Sanırım ufukta üçüncü görünüyor.
- Görünür elbet, dört bebe başımda, iki karış
tarla dağın başında. Belime urgan dolayıp kazmaya
çabalıyordum nafile yere... Toprak bile yummuş
ağzını,
bir şey püskürtmüyor... Yer tütüyor, gök bastırıyor.
Bunların taktığı beşibiyerde de tez vakitte tükendi.
İlkim büyüyüp yetişti, aldım onu, sırtıma sarıp
götürdüm öteki köye, kendi köyüme, dedesigile
bıraktım. Bu oğlunuzun emanetidir, dedim, babalığı
Çanakkale’de. Döner mi dönmez mi bilinmez. Ben ara
ara gelir görürüm, kardaşlarını görsün soğumasın
diye yanımda da götürürüm, ama, şimdi hepimiz acız.
Siz birlikte aç kalın, biz benimkilerle aç kalalım.
- Ne dediler?
- Ne diyecekler, haklısın gelin, dediler.
Benimkiler zaten öncekiler, şimdiye kadar
bildiklerin, sonrakiler, bundan sonra sorup da
bileceklerin hep gelin dediler bana. Hepsi
beşibiyerde taktı yüzgörümlüğü, bütün
beşibiyerdeleri, beş beşibiyerdemi de satıp yedim,
mecbur öyle ettim...
- İkinci beşibiyerde de satılıp yenildi.
Beline urgan bağlayıp uçurum kıyısı
tarlacıklar sürüldü. Sürülmeyip sürülür gibi edildi.
Ürün vermedi ama ürün alınır gibi yapıldı. Peki
kocan?
- Çanakkale’de kaldı, herkes gibi.
- Herkes orada mı kaldı, neden?
- Neden mi? Bunu sen mi soruyorsun ağam?
Herşeyden haberdar olan?
- Sınıyorum, defter kayıtlarını
karşılaştırıyorum.
- Kurtuluş için işte, her evden bir yahut
birkaç şehidimiz oldu
Çanakkale’de.
- Sen ne yaptın millet cephede ölürken?
- Yetiştim, serpildim. Güzel kızıdım. Akça
pakça, beline kadar örüklü, parlak yüzlü, temiz
nefesli, hamarat, şen şakrak. Onca ölüm kıtlık kırım
onca çocuk yüzümün rengini soldurmadı.
- İçinin hevesini de soldurmamış.
- Öyle ağam, soldurmadı. Senden mi
saklayacağım, bilici görücüden... Zaten yaşım da
yirmibeş var mıydı? Bilmem ki... İşte biri büyük
harbin ilkinde yürüdü size, ikincim Çanakkale’de.
Evlendiğimde çocuk idim, çizgi oynardım, kendimi
evlendikten sonra bildim. On beşimde doğurdum.
Araları fazla yok, iki oğlum üç yıl ara ile
doğdular, etti on sekiz. Kızlarda ara açıldı beş
yıl, işte hesap tamam, yirmi beş bile değilim.
- Nasıl ettin peki?
- Size sormalı... Herkes gibi ettim, tu ettim
avuçlarıma, kaptım küreği, hem sandalın küreğini hem
tarlanın tapanın küreğini... Ne kadınlığı bildik ne
analığı, ne safayı.
- Ama bu aynı zamanda kendini bilmek demektir.
- Bunca mı zordur? Neden herkes böyle emek
harcetmiyor?
- Ne biliyorsun? Herkesin imtihanı ayrı ayrı.
Sen sanıyor musun ki sen derde boğuldun da gayrısı
pek rahat? Herkesin çile yumağı başka, herkesin
insanlık
notu başka.
- Şimdi biz afbuyur bu nota göre mi cennet
yahut cehenneme ayrılacağız.
- Yalnız onunla değil, söylediğin o kadar da
kolay değil. Hem bir hayli uzun
zaman gerekiyor, sınıfını belirlemek için.
- Ne kadar?
- Bunu senin ölçülerinle söyleyebilmek zor.
- Bir ay bir mevsim bir yıl... Harp kadar
uzun, sulh kadar kısa, bunun bir ölçüsü vardır,
olmaz mı...
- Var da onu sizin hafsalanız almaz, başka
birçok şeyi alamadığı gibi.
- Benim hafsalam başka bazı şeyleri de almıyor
ki ağam.
- Neleri?
- Kimine yüzünüz yumuşak...
- Töbe de, kimlere?
- Yunus’a, sizin yani bizim Yunus’a, hazreti
Yunus’a...
- Hazret ise yüzümüz yumuşaktır,mecbur.
- Onun üstüne hazret tanımam da, ilahilerini
okuruduk biz mukabelede falan, içimiz ürperir idi.
Bak misal, söyleyim sana, ‘Ne kişidir Azrail ki
kasdede canıma benim. Ben anın kendi kasdını kendine
zindan eyleyim / Ya Cebrail kim ola kim hükmede
benim ahıma / Yüz bin Cebrail gibiyi bir demde
perran eyleyim.
- İyi söylemiş, yalan da değil ayrıca
dedikleri. Ama bunun mukabelede okunduğunu senden
duyuyorum, okutmazlar, tekin değil bu sözler.
- Sana bişey dememiş ağam, hadi gene...
- Söylemesini bilen söylesin, ne isterse
söylesin. Anlat hadi, sonrayı anlat...
- İkinci de cephede kalınca gayrı, eş dost
hısım ata araya girip beni uzak bi dağ köyünden
çoban Resul’le başgöz ettiler.
- Dölekten, denize yakın köyden varıp çıktın
dağ başlarına.
- Öyle deme, Resul iyi adamıdı. Çalışkandı.
Bir sürüye bütün hükmederdi. Hem yakışıklıydı da.
Yüzü turmuş, erkek olmuş tek kocam o idi. Ben
bohçamı aldım vardım yanına, önce bi tanış biliş
olalım deyi. Ahretliğimin abisi götürdü beni, onun
yanına. Resul hemen evine buyur etti, baktım derli
toplu, temiz, kapısının önünde çiçekleri. Kendi de
temiz, durduğu yerde duramayan, elleri
ince uzun, kendinin de boyu uzun, baya iri bir
adamıdı. Sanki memlekete uzak, Allah’a yakın bir
mahalleydi yaşadığı dağ başı. Harpten kıtlıktan
ölümden uzaktaydı. Ben de dedim, biz de bu kargış
işleri unuturuz belki buralarda.Hem her yer senin,
çocuklar gönlünce oynar,sen gönlünce, geniş ekecek
yer bulursun. Aldım çocukları, çeyiz çimeni
bohçaladık, yükledik iki ata. Vardık yeni erin
huzuruna. Çocukların elini yüzünü buz gibi yayla
sularıyla yudum, besmeleyle yatırdım yerdeki pamuk
döşeğe. Her yan sabun kokuyordu, barut kokusuna öyle
uzaktık ki, şükrettim Rabbime. Onları orda koyup biz
çıktık dağlar başına. Eh, ibadet de kabahat de gizli
değil mi Münkir ağam. Bu bizim Resul bana
yüzgörümlüğü mavi taşlı bi yüzük almış gönlünden
kaynamış da almış, sağolası. Oturdu kavalıyla bana
dertli bir nefes çaldı bi güzel. Mısır ekmeği kesmiş
getirmiş, arasına karalahana kavurması katmış, acı
biber bi de soğan. Kendi yemiyor soğanı, incelik
ediyor, ben de yemem dedim, ya ikimiz beraber ya
hiç. Neyse tuza banıp da yedik soğan da koktuk
kendimize, oh ettik. Oğlanlara düdük yapmış, ne
sevindi küçüğüm, abisininkini kendi versin diye
sakladı kuytuda. Kızlara da ben bezden bebek diktim.
- Bunları geçebiliriz Altun hatun, ayrıntı
gerekmiyor.
- Olur mu Münkir ağam, hayatın tadı tuzu
bunlar değil mi... O mavi taşlı yüzüğü, kavalın
sesini, soğana uzak durmasını nasıl unuturum Resul
efendinin, rahmetli...
- O da mı rahmetli?
- Eh oldu ya, sizin marifet hep... Ondan bir
çocuk bile yapmadan... Ömürsüzümüş, körbarsağı
patlamış, bir gecede gitti, hiç anlamadık nasıl
oldu...
- Sen kısmetsiz kadınmışın.
- Kulun kısmetlisi kısmetsizi mi olur, olsa
olsa dağıtanın nekesliği...
- Bak bunlar kayda geçiyor, sonra demedin
deme...
- Kanaat notu mu olacak?
- Sebebin olacak, sebebin...
- Ağam ben olan biteni söylüyorum, artığı
eksiği benden değil, günah da size sevap da... Sabır
bize, çeki bize...
- O imtihan yerinin güzelliği peki? Hiç dünya
yüzü görmeyenlere ne buyurulur? Olup da yitenler,
gün yüzü görmeyenler, hiç büyümeyenlere nediyeceksin?
- Haklısın, herkesin çekisi ayrı, haklısın
ağam.
- Ağam deme demiştim... Şimdi üç mü oldu
adamların...
- Sayma eksilir derlerdi, sahiden eksildiler.
Üçüncüyü gömdük, indik gayrı ne edelim, halamgilin
kapısına indim. Üç çocuk eteğimde. Yaşım desen daha
otuzu bulmamış...
- Hamdullah dördüncün mü?..
- Öyledir, sen öyle diyorsan.
- Nasıl, ben öyle diyorsam?
- Emrin olur ağam, dediğin doğrudur, ben
riyakar bir kulum, aklım da fazla basmaz... Sabrı
bilirim, avratlığı bilirim, keyifle yaşamasını
isterdim, çoluk çocuğumun iki can arası yetiştiğini,
kollarına altın bilezik meslekler
takındığını görebilmeyi isteridim.
- Kulluk görevlerini eksiksiz yapabilmeyi
peki?
- İsterdim, kim istemez, ama hiç fırsat
olmadı. Namazı da sakatladık, zekatı hepten
boşladık, bize verdiler, fitre, hac geç bunları bi
kalem. Kurban hiç yok. Oruç zaten daim var idi, her
gün... Akşamları hamdettik, yattım sağıma döndüm
soluma, melekler şahit olsun dinime imanıma’yı hep
söyledik. Besmelesiz iş tutmadık. Tek sureyle de
olsa namaza duracak vakit bulduğumuzda kıldık, eda
ettik, kazaya bıraktıklarımızı atladık, her vakit
kılamadık. İdare edilmez mi bu kadarıyla...
- Edilmez, ciddi olmak gerek.
- Herkes ciddi mi ağam, başı leh tahtasına her
vuran, onca ümmet-i müslüman, gavurlar,
tanrıtanımazlar, kırk bin çeşit millet... Sahi
onların darasını
kim alıyor, nasıl hesabediliyor onların itikadı
imanı...
- Bütün yaradılmışlar bizim, hepinizin ölçüsü
aynı...
- Aaa hiç olur mu... Bizim hoca teyze vardı,
hafız teyze de deridik.
- Onu, dördüncümle evlendikten sonra
tanıdıydım, pek hoştu senden iyi olmasın. Derdi ki,
eğer ki şu ışığı bulan adam, hani edili büdülü bi
adı vardı hani... Dilimin ucunda, çıkartamıyorum...
- Edison.
- Hah, atana rahmet, Edison dünyanın yüzünü
nura boğan adam, eğer bir kere, tek bi kerecik
kelime-i şehadet getirse idi, dosdoğru cennetti
mekanı. Ama,
heyhat, demedi, besmele de çekmedi, şimdi mecbur
cehennemlik...
- Haltetmiş hafız hanım....
- Ben de öyle geçirdiydim içimden. Ama benim
dördüncü, bir bayram namazı vaazında erkek hoca da
aynını söyleyince, dinini imanını şettiğim demiiş...
Çıkmış camiiden, peşinden de bütün cemaat...
- Biz ne diyoruz tamburum ne çalıyor...
- Afbuyur, anlamadım...
- Ben de... Dördüncüyü anlat hele.
- Dördüncü fırıncı. Şehre yakın bi
kasabadan,artık yaşını almışlar istiyor beni. Bunun
öbür rahmetlikten çocukları var, üç onda üç bende,
hep birlikte ömür geçirdik, çala çala bir havaya
döndük.
- Rahat mıydın?
- Eh işte, o yaşta ne rahatlık olacak, yolu
yarılamışız, altı çocuğu birden sırtlamışız. Sızıysa
sızı, yükse yük, işse iş
- Heves ise heves...
- Yaa, ne demezsin ağam. Gönül ile başetmesi
zor, nefis de öyle, kaynayıveriyor su gözesi gibi.
Ne harp, ne kıtlık ne onca gündelik yorgunluk, insan
başını yastığa koyunca, yanında bir nefes istiyor,
yastıkta bir baş izi... Yalnızlık Allaha mahsus.
- Biz ne yapalım...
- Sizin alemde böyle tırı vırı işler aşklar
meşkler yalnızlıklar evlilikler
yok ki... Anlamanız da zor bana sorarsan... Şimdi
bu benim anlattıklarım yazıya geçiyor mu, affıma
yarayacak mı acaba? İnsanız, kimbilir ne hamlıklar
ettik, ne canlar yaktık, ne gönüller kırdık...
- Onlar ufak işler, büyük kabahatin var mı onu
düşün, kul hakkı yedin mi,gönül incittin mi, yüz
yıktın mı, aşka ziyanlık verdin mi...
- Yapmışımdır, kim yapmadım der yalan söyler.
Ama ağam kainat koskocaman, düzenler benzersiz,
bunların ortasında kulun ufak tefek kusurlarının
hükmü nedir? Dünyaya insan olup açan zaten sınavı
geçmiş demektir. Neler sırtlıyoruz biz dünyada iken,
nelerin üstesinden geliyoruz. Daha imtihan daha
imtihan, hakka reva mı...
- O sana düşmez, onu biz düşünürüz. Anlat
bakalım
- Oğlum, küçük oğlum yetişti bu arada,
bakkallık eder idi. Bu yeni yerimde beni ziyarete
geldi. Bir hafta öncesi ben bir karüsa ile
gelmiştim, yanımda yalnız kızlarım vardı artık.
Onları da nişanlamıştım, bu yeni evimizden gelin
ettim sonradan. Oğlum, aynı kerüsa ile geldi, elimi
öptü, babalığının elini öptü. O da onun sırtını
sıvazladı. Kardeşlikleri ile tanıştı, oturduk
sininin başına, bir pilav yedik elinin artığı...
Sonra beni gizlice arka odaya çekti, elindeki
bohçayı sedirin üstüne bıraktı. ‘Anam’ dedi, gelinin
sana namazlık işlemiş, işte seccaden işte içinde
tesbihin, işte bu da namaz örtün, kıyısı iğneoyalı...
Bundan sonra beşvakit namazını eda et, yaşının
hakkını ver. Otur köşende, kızların çevrende dönsün,
özünle üveyinle, çocuklarınla sır sıtır ol. Bu
babalıktan gayrısı sana kısmet olmaz inşallah. Eğer,
ola ki bu adamcağız da ömürsüz çıkar, emr-i hak vaki
olursa seni başı bağlı, eteği düzlü, köşesinde
oturur itikadının gereğini yapar bir hatın olarak
görmek dilerim. Gayrısında ben yoğum, beni yanında
bulamazsın, ona göre...
- Eh doğru diyor oğlan, haklı.
- Haklı, ama, ben de haklıyım. Bu dünyada
herkes kendince haklı ağam.
- Dördüncün kimdi?
- Fırıncı Temel idi. Bööyle kalem gibi ince
uzun bir adam idi. Elleri kocaman idi, ateşle
güreşir idi. Devirler değişmiş, harpler tükenmiş,
elimiz artık ağzımıza erecek derken.
- Eee...
- Hasımları varımış, bu un işinde ekmek işinde
neyi paylaşamadılarsa... Bir gün fırına gitti, gece
bir yarısı giderdi biliyor musun, anca hamuru
mayalayacak, bekleyecek, ateşe salacak, zor iş...
- Biliyorum, geç oraları...
- Geçilir mi, hayatımız o atla geç
dediklerinle örülüyor be ağam...
- Geçme o zaman, kal orda...
- Yolda bulup getirdiler eve. Kalbi mi tuttu,
yoluna durup sinirini mi zıplattılar aksi adamıdı,
olur a... Parasına mı tamah ettiler, fırınına mı,
bilemedik. Rahmetli oldu o da anlayacağın...
- Oğlun ne dedi ne tuttu?
- Oğlum hemen aldı beni evine götürdü.
Bacıları evlenmiş gitmiş, ikisi de şehirde
yaşıyorlar. Evinde oturttu köşeme, seccade bohçamı
kucağıma verdi,gözleri dört dönüyor, eski
dediklerimi tut dercesine...
- Gelin evindesin.
- Gelin evindeyiz biz gayrı. Torun torba
seviyoruz, ilkimden olan oğlumun kızını orda gelin
ettik, onu yokluyoruz. Ama ben varım ellimde. İçim
olmuyor bi türlü kuru kovan... Aklım, fikrim, nefsim
yerinde, veren Allaha çok şükür. Ellisinde saçım
solmamış, yüzüm kırışmamış, dünyaya hayran, hevesle
mevesle yaşamaya çalışıyorum... Ama sığıntı gibi zor
- Oğlunun evi.
- Kimin evi olur ise, kendi ocak başın gibisi
yok. Bizimkiler der ki, paran çoğusa oğlunla otur,
gücün çoğusa kızınla otur, aklın varısa yalnız otur.
- Doğru söz.
- Doğru elbet. Sonra ben daha genç bi kadınım,
bakma şimdikiler karı mı, iki
çıtayı çatıyorlar avrat diye satıyorlar.
- O kadar da değil Altun hatun.
- O kadar o kadar Münkir ağam, o kadar. Biz
zorplu avrat idik. Çayı, unu, çırpıyı sırtımıza
vurur ıh etmezdik. Ne canlar verdik toprağa,
- Tırnağımızı taşa geçirip de yaşadık, bunun
da bir bedeli umarız vardır...
- Artık o bedelin darası bizim elimizde,sen
sus. Da sonrayı anlat bana...
- Sonra işte Selamet efendiye vardım.
- Gene mi?
- Gene, suç mudur ağam, af buyur...
- Bu kaçıncı.
- Beşinci. Sonuncu.
- Kimidi?
- Fındıklığı vardı, mahsulü çok değildi ama
bize yeterdi. Yetecekti yani.
- Onu nerden buldun Altun hatun?
- Kızları yoklamaya gittiydim, şehre. Bunun da
kızı benim kızlara komşu imiş. Hatunu öldükten sonra
iki yıl beklemiş, artık yeter deyip helal süt emmiş
bir dul kadın aramaktaymışlar.
- Senin kızlar da seni mi söylemiş?
- Yok, töbe olur mu hiç öyle şey, zaten
ağalarından korkarlar.
- Ama sen korkmamışsın.
- E korkmadım ya Münkir ağam. Ne gün gördüm
de. Kimin kapısına varaydım da? Nenem deridi kırklı
ellili yaşlarda kadın tam kadın olur diye, anca o
yaşa gelince ilmini aldım bu sözün.
- Kimseden izin almadın mı?
- Kendime döktüm döşedim, izni kendim verdim.
Aklımla fikrimle onun kasabasına gittim, bohçamı
kucaklayıp da. Seccade bohçamı da elbet.
- Sonra işte, gelin gireceğim gün...
- O faslı biliyoruz artık, son kaydın o zaten.
- Oğluma pek üzüldüm, onu gördüm, gerçek
alemden. Oturmuş yeni evimin bahçesinde bir
iskemlede, başını kollarına kapatmış, önündeki
iskemlenin
sırtına dayayıp da böyle... Aman nasıl içini çeke
çeke ağlıyordu.
- Sen de sanıyordun ki anasının kaderine
ağlıyor, o kendine ağlıyordur. Evlat hep kendine
ağlar. Herkes kendine yanar, atasını unutur,
evladında öder borcunu.
- Haklısın, öyledir. Ben gene de evladım
küçücük çocuk gibi içini çeke çeke ağladıkça ana
yüreğimle perişan oldum. Büyüğümü de düşündüm, o da
başını eğmiş bi kıyıda çökmüştü. Kızlarım koşunup
duruyordu. Nasıl tık etti kalbim, hiç anlamadım. Bir
sıkıntı geldi, tek düşündüğüm, gerdeğe
giremeyeceğim, oldu. Fındıkçı Müslüm bey dışarda
namaz kılıyordu, yüzgörümlüğüm gene bir
beşibiyerdeymiş, bu kere bozdurmam Allahın izniyle,
bunu ebedi takarım diye geçiriyordum aklımdan. O
sıkıntı basıp da beni, can burama gelince, anca
Allah diyebildim, o kadar.
- Herşey kısmetle, kısmetten öte köy yok.
Beşibirlik için bu sözüm.
- Haklısın Münkir ağam. Ama o cemaatin
arasında bir kadını işittim, ona pek öfkelendim,
diyordu ki, ‘kan boğdi oni.’ |